Gözlerimizin Gördüğü Dünya Aslında Yok

Gördüğümüz dış dünya gerçek bir şey değildir” argümanı, felsefi bir düşünce olmanın ötesinde, artık sinirbilimin sunduğu verilerle de güçlü bir şekilde destekleniyor. Buna göre her birimiz ‘kendimiz’ dediğimiz niteliklerimizin ve kusurlarımızın inşa ettiği içsel dünyalarımızda yaşıyoruz. Aslında kendi dışımızda gerçekte ne olduğuna dair hiçbir fikrimiz de yok.

Gördüğümüz şeylerin gerçeği yansıttığını düşündüğümüzde, aslında yanıltıcı bir inanç içinde sıkışıp kaldığımızı fark etmiyoruz. Sonuçta, gözlerimiz her şeyi olduğu gibi, dışarıda gördüğümüz dünyayı bize gerçekmiş gibi sunuyor. Ancak, bilim dünyası, bu “gerçek” dünyanın, sadece içsel bir yansıma, bir illüzyondan başka bir şey olmadığını söylüyor.

Beynimiz, etrafımızdaki her şeyi bir filtre aracılığıyla algılar. Dış dünyadan gelen ışıklar, gözlerimize çarptığında, beynimiz bunu anlamlı bir şekilde işlemeye başlar. Fakat burada dikkate alınması gereken önemli bir şey var: Beynimiz, aldığımız verileri yorumlayarak bize bir “gerçeklik” sunar, ancak bu gerçeklik her zaman dışarıdaki dünyanın tam yansıması değildir. Zihnimizdeki bir yansıma, gördüğümüzün, kendimiz sandığımız deneyimler, nitelikler, kusurlar tarafından oluşturulmuş bir modelidir. Bu model, geçmiş deneyimlerimiz, inançlarımız ve anlık duygularımız tarafından inşa ediliyor.

Dış dünyayı algılama biçimimizin aslında beynimiz tarafından yaratılan bir içsel model olduğu düşüncesi, sinirbilim, psikoloji ve felsefe alanlarında dikkatle incelenmiş ve çeşitli bilimsel bulgularla da desteklenmiştir.

Sinirbilimdeki son gelişmeler, beynin dış dünyayı sadece pasif bir şekilde almak yerine, aktif bir şekilde inşa ettiğini göstermektedir. Dış dünyadan gelen duyusal veriler, beyin tarafından işlenir ve bizlere bir deneyim sunulur. Ancak bu deneyim, dış dünyayı doğrudan yansıtan bir gerçeklikten çok, beynin bir yorumudur. Bu fenomen, algısal inşa olarak bilinir.

Algısal yanılgılar da dış dünyayı algılamamızın tamamen gerçekçi bir yansıma olmadığını gösteren önemli kanıtlardır. Örneğin, Müller-Lyer yanılgısı, iki çizginin aynı uzunlukta olmasına rağmen uçlarındaki ok işaretleri nedeniyle birinin daha uzun göründüğünü gösterir. Bu tür yanıltıcı algılar, beynimizin dış dünyayı doğru şekilde algılamadığını, onun yerine kendi içsel modelini oluşturduğunu gösterir. Beynimiz, sürekli olarak duyusal verileri yorumlar ve gerçekliği şekillendirir. Fakat bu şekillendirme bazen hatalı olabilir, bu da algılarımızın gerçek dünyayı doğru yansıtmadığını kanıtlar.

Beyin, gözlerden gelen görsel veriyi, geçmiş deneyimlerimiz ve beklentilerimizle harmanlayarak bir “dış dünya” algısı yaratır. Ancak bu dış dünya, beynimizin içsel bir yapıtıdır; dışarıdaki nesnelerin gerçek bir yansıması değildir.

Beynin dış dünyayı yaratma süreci, çok daha karmaşık bir olaydır. David Eagleman gibi nörobilimciler, beynimizin dış dünyayı algılama biçimimizi tam anlamıyla bizim içsel algılarımıza, duygularımıza ve önceki deneyimlerimize dayandırdığına dikkat çekerler. Beyin, bir yansıma ya da “cilalı ayna” gibi, gördüğü her şeyi tersine çevirir ve dış dünyada gördüğümüz her şey, aslında beynimizin zihinsel bir temsilidir. Bu durum, sinirbilim alanında, algı ve gerçeklik arasındaki çizginin belirsizliğini ortaya koyar.

Örneğin, bir odada bir nesneyi gördüğümüzde, ışık ve renk gibi fiziksel unsurlar beynimizde belirli bir şekilde şekillenir. Ama nesnenin gerçek doğası, tıpkı bir fotoğraf makinesinin çektiği görüntü gibi, tam olarak dış dünyayı yansıtmaz.

Bunu bir adım daha ileriye taşıdığımızda, her birey, kendi algısı doğrultusunda farklı bir “dünya” yaratır. Bu, son derece kişisel ve öznel bir deneyimdir. Bir kişi için bir şey korkutucu olabilirken, diğer biri aynı nesneyi sadece basit bir obje olarak görebilir.

Yine de, bu algılarımızın ötesinde, daha derin bir gerçeklik vardır. Zihnimizde, gözlerimizin gördüğünü, bir şekilde içsel bir anlamla birleştiririz. Bu, hem psikolojik hem de manevi bir deneyimdir. Felsefi açıdan baktığımızda, Platon’un Mağara Alegorisi bu konuya ışık tutar. Platon, insanların sadece mağara duvarına yansıyan gölgeleri gördüklerini ve gerçek dünyanın yalnızca duvarın ötesinde olduğunu savunur. Biz de tıpkı bu insanlar gibi, gerçeklik diye bildiğimiz şeyin sadece bir yansımasıyla yetiniriz.

Beynimizin dış dünyayı yaratma biçimi, tam olarak Thomas Metzinger‘in “ego tüneli” kavramına dayanır. Beyin, dışarıdaki her şeyi algılar, ama bu algı bir nevi zihinsel filtrelerden geçerek, kişisel deneyimler ve içsel modellerle şekillenir. Ramachandran ve Blakeslee, beynin çevresel bilgileri nasıl işlediğini ve daha sonra içsel bir “gerçeklik” inşa ettiğini detaylı bir şekilde açıklamışlardır. Sinirbilimsel açıdan bakıldığında, dünya hakkında bildiklerimiz, beynimizin algı süreçlerine dayalı bir temsilden başka bir şey değildir.

Ancak bu ego tüneli sadece bir biyolojik süreç değil, aynı zamanda manevi işaretler de taşır. Carl Jung ve Alan Watts gibi düşünürler, insanın egosunun, dış dünya ile olan ilişkisini içsel bir anlam dünyası üzerinden şekillendirdiğine dikkat çekerler.

Ego, bireyin kendini diğerlerinden bağımsız ve ayrı bir varlık olarak görmesine neden olur. Ancak bu algı, tek bir düzlemde değil, hem biyolojik hem de manevi düzeyde bir “ilişki” biçiminde şekillenir. İnsan, hem biyolojik hem de manevi varlığıyla, dış dünyayı sadece gözleriyle değil, duygusal ve manevi nitelikleriyle de algılar.

Son yıllarda sinirbilimde yapılan çalışmalar, beynimizin istikrarlı ve sürekli bir gerçeklik duygusu yaratmak için ne kadar olağanüstü bir kapasiteye sahip olduğunu ortaya koyuyor. Beyin, görsel alanımızdaki nesneleri sadece dışarıdan almakla kalmıyor, aynı zamanda her an değişen ve parçalı olan duyusal verilerden bir “gerçeklik” inşa ediyor.

Beynin işleyişine dair yapılan fMRI taramaları, dışarıdaki uyarıcılara yanıt verirken beynin sadece pasif bir işlemci olmadığını, aynı zamanda sürekli olarak dünyayı kendi içsel haritalarına göre inşa ettiğini gösteriyor. Bu durum, dış dünyayı algılamadığımızı, onun yerine beynimizin bir tür içsel model yarattığını ve bunu gerçeklik olarak deneyimlediğimizi gösterir.

Bilimin yeni yeni farkında varmaya başladığı bu akıl almaz gerçekliğe bilgeler çok daha önceden işaret etmişler ancak öyle görünüyor ki biz onları duyamamışız: ‘Önümüzde muhteşem bir şekilde doldurulmuş kocaman bir dünya görüyoruz. Ama aslında tüm bunları yalnızca kendi içimizde görürüz. Başka bir deyişle, arka beynimizde bize görünen her şeyi ve bizim dışımızdaki hiçbir şeyi resmeden bir tür fotoğraf makinesi vardır.

Bizim için orada, beynimizde, orada görülen her şeyi tersine çeviren bir tür cilalı ayna var, böylece onu beynimizin dışında, yüzümüzün önünde görüyoruz. Yine de, dışımızda gördüğümüz şey, gerçek değildir. Bununla birlikte, beynimizde o cilalı aynayı yarattığı ve dışımızdaki her şeyi görmemizi ve algılamamızı mümkün kıldığı için üzerimizde işleyen doğanın gücüne çok minnettar olmalıyız, çünkü bu sayede bize her şeyi açık bir bilgi ve kavrayışla algılama ve her şeyi içeriden ve dışarıdan ölçme gücüne sahip olduk.’

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir