Göç, insanlık tarihi boyunca var olan ve çağımızda daha da belirginleşen bir olgu. Savaşlar, ekonomik buhranlar, doğal felaketler… Hepsi insanları evlerinden, yurtlarından koparıp bilinmeze doğru sürüklüyor. Peki, insanları bu zorlu yolculuğa iten asıl sebep ne? Göç, insanlık için yeni bir başlangıç mı, yoksa kaçınılmaz bir sona doğru atılan adım mı?
Ülkemiz hem yurt dışına kalifiye beyinlerimizi göç veriyor hem de doğu komşularımızdan düzensiz göç alıyor. Bu iki konuya ayrı ayrı bakmak gerekir diye düşünüyorum.
Bana sorarsanız, göçün temelinde insanın bitmek bilmeyen mutluluk arayışı yatıyor. İnsanlar nerede mutlu olacaklarına inanıyorsa oraya göç ederler. Savaşlar, ekonomik sıkıntılar elbette tetikleyici unsurlar, ancak asıl motivasyon daha iyi, daha mutlu bir yaşam hayali.
Kendi hayatımdan biliyorum, dört kıtada yaşadım ve bir yerde mutsuz olduğumda hemen başka bir yere göç etmeyi tercih ettim. Benim için “ev”, kalbimin rahat ettiği, huzur bulduğum, mutlu olduğum yerdir. Vatan ve yurt ise insana temel bir güven duygusu sağlar.
Yurt dışında yaşamaya başladığım zamanlarda hep sıfırdan başlamak zorunda kaldığımı hissettim. Aileden, tanıdıklardan uzakta, hiçbir güvenceniz olmadan yeni bir hayata başlamak kolay değil. Bu nedenle daha çok çalışmak, daha fazla çabalamak zorunda hissediyorsunuz. Ama gittiğiniz ülke, çabalarınıza değer veriyorsa bu durum sizi rahatsız etmiyor.
Göçün beraberinde getirdiği korkular da yok değil elbette. Güvencesizlik, bilinmezlik, yeni bir hayata sıfırdan başlama endişesi… Bunların hepsi doğal duygular. Ama unutmayın, “korkunun ecele faydası yok!” Hayat, cesur insanlardan yanadır! Doğru zamanda doğru kararı verip sıçrayışı yapabilirseniz, hayat size cömert davranacaktır.
Ancak elbette zorunlu göçle güven duygusunu tamamen kaybeden insanlar, yeni bir yerde tutunabilmek için çok daha fazla çaba sarf etmek zorunda kalıyorlar. Savaşlar nedeniyle yaşanan zorunlu göçler insanlık için tam bir felaket! Hayat insanlara birçok zorluk ve haksızlık dayatıyor. İnsanların savaşkan doğası ve başkasına zarar verme eğilimi değişmediği sürece, dünyada ızdıraplar bitmeyecek. “İnsanlık” kavramının neye göre tanımlandığı da ayrı bir tartışma konusu. Hayvanların aksine, insan başkasına acı çektirmekten haz alan bir varlıktır. Bu nedenle sürekli ızdıraptan ızdıraba sürükleniyor.
Uluslararası hukuk ve insan hakları gibi kavramlar ise benim pek güvendiğim şeyler değil. Bunlar genelde politik çıkarlar doğrultusunda manipüle ediliyor ve bu organizasyonlar bile kuruluş itibariyle politik amaçlar için planlanarak inşa ediliyor.
Sınır güvenliğinizi tehdit eden bir durum varsa askeri müdahalede bulunmak en doğal hakkınızdır. Merhamet, vicdan… Bunları unutun! Hayatta kalmak için karşılık vermek zorundasınız, hem de misliyle!
Anadolu toprakları tarih boyunca birçok göç dalgasına ve medeniyete ev sahipliği yaptı. Bunun sebebi ise Türkiye’nin coğrafi konumu. Afrika, Ortadoğu, Avrupa ve Asya arasında köprü görevi gören Türkiye, tarih boyunca göç yollarının kesiştiği bir noktada bulundu. Mezopotamya, Babil gibi medeniyetlere yakın olmamız da etkili oldu tabii. Neyse ki tam olarak o coğrafyada değiliz, yoksa biz de Ortadoğu’daki o karmaşanın bir parçası olurduk.
Ancak bugün de ülkemizin durumu karmaşadan uzak sayılmaz. Bugün Türkiye dünyada en çok mülteci barındıran ülke. Neden toplum olarak organize olamıyoruz, plan yapamıyoruz ve vizyon geliştiremiyoruz? Oysa ülke yönetiminde belli bir standart, kural ve prensip olmalı. Ülkenin uzun vadeli bir vizyonu olmalı. Amerika’sından Avrupa’sına, Japonya’sına kadar gelişmiş tüm ülkelere bakın; hepsinin uzun vadeli bir vizyonu var.
Amerika, göçmenlerden oluşan bir ülke olmasına rağmen süper güç olmayı başardı. Bunun sebebi ise işleyen bir sisteme sahip olmaları. Amerika’da herkes sistemin bir parçası ve hiç kimse kanunun üstünde değil. Bizde ise işleyen güvenilir bir sistemin eksikliği var; herkes her an sistemin içinde ya da dışında olabiliyor, nerede olduğu belli olmuyor.
Mesela artan göç dalgalarıyla Avrupa’nın demografik yapısı da değişiyor. Yakın gelecekte bir “İslam kıtası”na dönüşebilir. Almanya’dan dahi çok sayıda insan göç ediyor. Ancak bunun nedeni de aynı: Avrupa Birliği’nin birlik olmaktan uzaklaşmaya başlaması. Uluslararası birliklerin gerçek bir “birlik” ruhu taşımadığını görüyoruz. Bu birliğin temelinde daha çok ekonomik çıkarlar ve güç mücadeleleri yatıyor. Avrupa Birliği ülkeleri, birlik standartlarına uyum sağlamak için kendi ekonomik ve kültürel yapılarından ödün verdiler. Geçmişte sürekli savaşlarla anılan Avrupa’nın, birlik çatısı altında sorunsuz bir geleceğe sahip olacağını düşünmüyorum. Sonuçta bu ülkeler, her zaman birbirleriyle rekabet halinde olacaklar. Almanya, Fransa’nın iyiliğini istemez; Fransa da İspanya’nın… İnsanlar arasındaki ilişkiler gibi, ülkeler arasındaki ilişkiler de çıkar çatışmalarıyla doludur.
Türkiye’ye artan göç ise endişe verici bir durum. Ülkenin homojen yapısı bozuluyor, toplumsal çatlaklar artıyor, suç oranları yükseliyor ve kültürel çatışmalar yaşanıyor. Gelişmiş toplumlardan gelen göç ülkeyi belki kalkındırabilir ama ilkel toplumlardan gelen göç tam tersi bir etki yaratır.
Göç edenlerin bulundukları ülkeye adapte olması şart! Ben de Avustralya’ya gittiğimde onlara uyum sağlamak zorunda kaldım. Onların bana uyum sağlamasını bekleyemezdim. Göç eden herkesin bir adaptasyon programından geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Kültürümüzü, geleneklerimizi, yasalarımızı öğrenmeleri, nasıl davranmaları gerektiğini bilmeleri lazım. Düzensiz göç ile regüle edilmeyen topluluklar eğer topluma entegre olacakları eğitimi almazlarsa, herkes kafasına göre takılır. Bu da tüm demografik yapıyı uzun vadede değiştirir. Buna izin verilmemeli.
İnsanlar nasıl bağ kuracağını bilmiyor ve bu yüzden uyum sorunları yaşıyorsa farklı kültürlerden insanların bir araya gelmesi tek başına iyi bir şey değil. Göçle birlikte elbette kültürel değerler ve diller de karışıyor. Ama dilden ziyade önemli olan toplumun yaşam tarzı ve ortak kültürü. Ortak kültürü zayıflatmak toplumu da zayıflatır. Bir arada yaşamanın temeli ortak kültürel değerlerdir. Uluslar ancak kalpleri bir araya geldiğinde, aralarında sevgi oluştuğunda birleşebilir. Bu sevgi, karşılıklı anlayış ve kabulü de beraberinde getirir.
Gelecek projeksiyonuma göre, kültürel entegrasyonla birlikte insanlar giderek duyarsızlaşacak, hiçbir şeye güvenemez hale gelecek ve hiçbir şeyi umursamayacaktır. Bu yüzden vatan, yurt, ev kavramları önemlidir, ancak 21. yüzyılda bu kavramların da yeniden tanımlanması gerekiyor. İnsanların artık entegre bir şekilde yaşadığı dünyamızda, vatan bilinci “nerede ekmek yiyip su içiyorsak orası bizim vatanımızdır” anlayışıyla şekillenmeli.
Dünyada aslında sınırlar yok, sınırlar insanın kafasında! İnsanlar birbirinden nefret ettiği için dünyayı sınırlara bölüyor. Ülkeler de tıpkı insanlar gibi. Biz insanlar ile aramıza nasıl bir sınır koyuyorsak, ülkeler de öyle sınır koyuyor.
Sonuç olarak insanlar neden yaşadığını ve ne yapması gerektiğini bilmeli! Ancak bu şekilde gerçek mutluluğa ulaşabilirler. Yaratılışın çok güzel bir amacı var, ama bu amaca ulaşmak için değişimden geçmek gerekiyor. Hayat, insanlara hazır mutluluk sunmaz. İnsanın ilerlemesi ızdırapla mümkündür. Izdıraptan kaçmak yerine, gönüllü olarak değişime yönelmeliyiz.Izdırabı da kişi ancak değişirse aşabilir.
Göç, savaşlar, ailede kırılmalar, kişisel hayatımızın krizlerinden, ekonomik sıkıntılara kadar… Bunların hepsi insanın mutsuzluğundan kaynaklanıyor. İnsanlar mutlu olmak için çabalıyor, daha iyi bir yaşam arıyor. Ama asıl önemli olan şey, bu iki günlük dünyada, bu hayatın ötesinde ne yapacağımız. Herkesin bir son kullanma tarihi var. Bu zamanı iyi değerlendirmemiz lazım.
Her nerede yaşarsak yaşayalım, o ülkeye adapte olmalı, iyi bir vatandaş olmalı ve o ülke için en iyisini istemeliyiz. Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz. Birbirimizi sevmeyi, anlamaya çalışmayı, birbirimize destek olmayı öğrenmek zorunda kalacağız. Aksi taktirde ızdırabın uzun yolunu yürümek durumundayız. Ancak bu şekilde daha güzel bir dünya yaratabiliriz.